TARİHÇE

Galata-Koprusu (1).jpg Galata-Koprusu (2).jpg Galata-Koprusu (3).jpg
Galata-Koprusu (4).jpg Galata-Koprusu (5).jpg Galata-Koprusu (6).jpg
Galata-Koprusu (7).jpg Galata-Koprusu (8).JPG Galata-Koprusu.jpg



 

Galata Köprüsü,

II. Abdülhamit tarafından İstanbul'da Haliç üzerine yaptırılmış olan, Karaköy'le Eminönü'nü birleştiren köprü.

Tarih boyunca Haliç'in iki yakasını Galata köprüleri birleştirmiştir. Bizans tarihçileri, Haliç üzerindeki ilk köprünün I. Justinianus (altıncı yüzyıl) devrinde yapıldığını, adının 'Aghios Khalinikos Köprüsü' olduğunu yazar. Yeri tam olarak bilinmemekle birlikte, 12 kemerden oluşan bu taş köprünün Eyüp-Sütlüce arasında olduğu tahmin edilmektedir.

Fatih Sultan Mehmet de İstanbul'un fethi sırasında Haliç'e bir köprü yaptırmıştır. Demir halkalarla birbirine bağlanmış ve üzerine kalın kalaslar çakılmış dev fıçılardan oluşan bu köprü Ayvansaray-Kasımpaşa arasında idi. Nişancı Mehmet Paşa bu köprünün fıçılardan değil, yan yana demirlenmiş ve kirişlerle birbirine bağlanmış gemilerden oluştuğunu söyler.


KÖPRÜNÜN TARİHÇESİ:

Galata Köprüsü için ilk girişim II. Beyazıt döneminde yapıldı. Leonardo da Vinci, padişahla temasa geçerek bir Haliç Köprüsü tasarımı sundu. Gerçekleştirilmesi teknik olarak imkansız görülen bu tasarımın üzerinden 350 yıl geçtikten sonra ilk Galata Köprüsü, 1845 yılında, Sultan Abdülmecid zamanında annesi Bezm-i Alem Valide Sultan tarafından yaptırıldı.

Köprüye 'Cisr-i Cedid', 'Valide Köprüsü', 'Yeni Köprü', 'Büyük Köprü', 'Yeni Cami Köprüsü', 'Güvercinli Köprü' adları takılmıştı. Günümüzde yalnızca Galata Köprüsü olarak bilinmektedir. 1863, 1875 ve 1912 yıllarında yenilenen Galata Köprüsü, 1912'de açılan son köprü, 1992'de yandı. Yanan köprü onarıldıktan sonra Balat-Hasköy arasına yerleştirildi ve Karaköy-Eminönü arasındaki eski köprü yerine modern bir köprü yapıldı.

En eski kayıtlara göre,Altın Boynuz üzerine köprü M.Ö. 6. yüzyılda büyük Jüstinyanüs tarafından yapıldı. 1453'te Konstantinepol düştüğünde Türkler, gemilerini yanyana birleştirerek mobil bir köprü meydana getirdiler ve onu ordularını Altın Boynuz'un bir tarafından, diğer tarafına geçişte kullandılar. 1502-1503 yıllarında bölgeye ilk köprü yapma planları konuşuluyordu. Sultan II.Beyazıd, Leonardo da Vinci'den bir dizayn istedi. Altın Boynuz için hazırlanan köprü tek açıklıklı 240 metre uzunluğunda ve 24 metre genişliğinde idi.Eğer yapılsaydı dünyadaki en uzun köprü olacaktı. Maalesef istekli dizayn padişahın onayını karşılayamadı. Diğer İtalyan sanatçısı Mikelancelo İstanbul'a köprü için davet edildi. Mikelancelo bu teklifi ret etti.Altın Boynuz'a karşıdan karşıya köprü yapma düşüncesi 19. yüzyıl'a kadar rafa kaldırılıyordu.

Nargile'nin Tarihi
İnsanoğlu ilk olarak milattan önce keşfetti tütünü... İbadet amacıyla yaktıkları tütün yapraklarının verdiği keyfi fark eden insanlar, o günden beri onu hayatlarında vazgeçilmez kıldı. Tütün, tarih boyunca çeşitli medeniyetler tarafından şekillendirildi. Pipo oldu, puro oldu, sigara oldu, ağızlarda çiğnendi. Ancak hiçbir şekil, tütün ile nargile kadar bütünleşmedi.

Hindistancevizi'nin dışındaki tütün benzeri tabakayı yakan ve cevizin içine soktukları kamışla keyif yapan Hintliler, asırlar sürecek olan nargile geleneğini de başlatmış oldular. Nargile, aradan geçen yüzyıllar sonunda bir kültür haline dönüştü. Dede torununa miras bırakacak kadar değer verdi nargilesine... Kimi zaman sultanların başucunda yerini aldı, kimi zaman ise hak ettiği ilgiden mahrum bırakıldı. Nargile ve nargile çevresinde oluşan göz kamaştırıcı kültür, bugün yine o ihtişamlı günlerine yeniden dönmenin hazırlığını yapıyor. Tütüne sihir katan kültür, gün geçtikçe daha fazla ilgi, sevgi görmeye devam ediyor.

Doğu kültürünün önemli bir parçası olan nargilenin ismi Farsça'da 'Hindistancevizi' anlamına gelen "nargil" kelimesinden geliyor. Araplarca "şişa", İranlilarca ise "kalyan" olarak adlandırılan nargilenin ilk örnekleri Hindistan'da ortaya çıktı. Hindistancevizinin içi boşaltıldıktan sonra kabuğuna bir kamış sokularak yapılan ilk nargile, hintkeneviri tüketimine yeni bir boyut katarken, hindistancevizi ise zamanla yerini kabağa bıraktı. Gün geçtikçe yaygınlaşmasının ardından da porselen ve bronz gövdeli nargileler ortaya çıktı ve bunları çini, gümüş ve cam gövdeli nargileler izledi.

Önce İranlilar, sonra Araplar arasında yaygınlaştı.

Araştırmacıların 'sohbet medeniyeti' diye tanımladığı Osmanlı ise tütünü tanıdığı 16. y.y dan bu yana nargileyi içine çekip, dumanını göğe savuruyor. Muhabbet erbablarının vazgeçilmez dostu nargile, bu misyonunu günümüzde de hiçbir şey yitirmeden sürdürüyor. Çünkü tiryakilere göre tek başına nargile içmenin hiçbir anlamı yok! Bu nedenle nargile kahveleri hâlâ en koyu sohbetlerin başlıca mekanı olma özelliğini koruyor.
 

www.arunacafe.com